Mucahid Yıldız – Dünya Bülteni / Almanya

İstanbul Sirkeci’den ilk işçi treninin hareket edip Münih’e ulaşmasından tam elli yıl geçti. Ancak 35-40 yıl geçtikten sonra buradaki Türk işçiler, eşleri ve çocukları ile torunları, hem Almanlar hem de Türkler tarafından artık misafir işçi (Gastarbeiter) statüsünden çıkarılarak,  ‘göçmen’ ya da göç arka planlı anlamındaki ‘mit migrationshintergrund’ tabiriyle anılır oldu. Daha on sene öncesine kadar halen misafir işçilerden bahsediliyordu.

Yirmialtı yıl önce ilk olarak Köln’e geldiğim günden bu yana şimdiye kadar bir tek Türkün bile ‘buraya temelli yerleşmek için geldim’ diyenine rastlamadım. Birinci neslin geçmişi anlatırken mutlaka söylediği bir söz vardır buralarda; ‘Hele bir gideyim dedim şu Almanya’ya, bir beş yıl kalır, para biriktirir dönerim’. İşte ilk gelenlerin düşündükleri, planları, söyledikleri herşey bundan ibaretti.

Elbette bu sözünde durup, memleketinde bir ev ya da bir iş kurabilecek kadar para biriktirip dönenler de oldu. Ancak bunların sayısı oldukça az. Geriye kalan çoğunluğun da ‘artık bu ülkede kalıcıyız, bir evimiz olsun’ deyip yerleşmeye karar vermeleri için de yaklaşık bir 30 yıl geçmesi gerekiyordu. Zira Almanya’da Türkler tarafından yoğun bir şekilde gayri menkul edinme dönemi bundan yaklaşık 20 yıl önce başladı.

TEPEDEN TIRNAĞA MUAYENE

Almanya, II. Dünya Savaşındaki ölümler ya da Ruslara esir düşmeleri nedeniyle erkek nüfusunun çok büyük bir bölümünü kaybetti. Savaşı yaşayan nesil zorluklarla büyüdüğünden, savaş sonrası baştan başa harabeye dönen ülkelerini yeniden imar edebilmek için canla başla çalışıyordu. Özellikle ‘Trümmerfrauen’ (harabe kadınları) adı verilen çoğunluğu dul kalan kadınlar, Amerikan ve İngilizlerin ağır bombardımanları altında yerle bir olan evlerinin tek tek tuğlalarını temizleyerek yeniden inşaa ettiler.

 

 

İşçi adayları Alman doktorlar tarafından tepeden tırnağa muayene edilerek dişleri dahi kontrol ediliyordu.

Daha sonra yeniden canlanan sanayi ile ekonomisi gelişen ülkenin yetişmekte olan yeni nesli, asgari ücret ödenen, ağır ve pis işlerde çalışmak istemiyordu. Bu yüzden Almanya ilk defa 500 bin işçiye ihtiyaç duyduğunda, bu açığın bir kısmını mevcut 180 bin işsizden gidermek yerine asgari ücrete de razı olan, ağır ve pis işleri yaptıracak yabancı işgöçünü almaya başladı.

1955’de ‘Volkswagen’ otomobil devi, Almanların ‘uğur böceği’ Türklerin de ‘tosbağa’ lakabını taktığı otomobil modelinin 1 milyonuncusunu imal etti. Refah düzeyi giderek artan Almanya’da işgücüne ihtiyaç da artmıştı. Zamanın hükümeti bu problemin çözümünü Güney Avrupa’da buldu. 1955 yılının Aralık ayında Almanya, İtalya ile bir ‘İşgöçü Antlaşması’ imzaladı. Ardından Yunanistan ve İspanya ile de birer antlaşma yapılarak buralardan da çok sayıda işçi getirildi. Son tercih Türkiye olmuştu ve Bonn şehrindeki Bad Godesberg semtinde Türk hükümeti ile 30 Ekim 1961’de ‘İşgücü Antlaşması’ imzalandı. Kısa bir süre önce askeri bir darbenin yapıldığı ve başbakanı idam eden bir cunta rejimi olmasına rağmen bugün ikide bir azınlık haklarından ve demokrasiden dem vuran Almanya, askerlerin idare ettiği Türkiye ile işgöçü antlaşması imzalamakta hiçbir sakınca görmedi. Bazı tarihçiler bu antlaşmanın bir de Amerikan perspektifinden bahseder. Geostratejik durumundan dolayı Türkiye’yi NATO aracılığıyla elinde tutmak isteyen ABD’nin Türkiye ile Almanya arasında böyle bir antlaşma yapılmasını kendi çıkarları açısından uygun gördüğü ve bu yönde Almanya’ya baskı uyguladığı yorumları da yapılıyor.

Alman tarihçi Klaus J. Bade, 1961’deki Federal Çalışma bakanı Theodor Blank’ın Türkiye ile işgöçü antlaşması yapmak istemediğini ve bunu bu şekilde ifade ettiğini söylüyor. Alman Dışişleri Bakanlığı, Federal Çalışma Bakanlığı ile herhangi bir mutabakata varmadan doğrudan Türk hükümeti temsilcileri ile işgöçü antlaşmasını yapıverdi.

Artık Türkiye’den de İstanbul-Sirkeci’den haftada iki kez kalkan trenle yaklaşık 70 saatlik bir yolculuktan sonra Münih’e ulaşabilen işçiler akın etmeye başladı. Yolda Almanya’da nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair bilgiler veriliyor, Alman bayanlara kaba bir şekilde yaklaşmamaları ve sıkı bir şekilde çook çalışmaları öğütleniyordu.

‘Misafir işçi sözü bile başlıbaşına bir hakaret ifade ediyor. Biz Türkler misafirlerimizi çalıştırmayız.’ Hatice Akyün (Yazar – Duisburg)

Doktorlar, daha çok İstanbul’da tepeden tırnağa tıbbi muayeneden geçirilen birinci nesil işçi atalarımızın dişlerine de bakmayı ihmal etmiyorlardı. İstasyonlarda bandolu törenlerle karşılanan ‘misafir işçiler’, en az 8 kişinin birarada kaldığı basit barakalara yerleştirildiler. Özellikle ağır sanayide, inşaatlarda ve otomobil sektöründe, Almanların ya da diğer ‘misafir işçilerin’ çalışmak istemediği en ağır ve pis işlerde Türkler, asgari ücret karşılığı çalıştırılıyordu. Bunu en güzel bir şekilde belgeselleştiren Günter Wallraf, Ali ismini alarak Türk kılığına girdi ve 2 yıl boyunca bir işçi gibi çalıştı. Birebir yaşayıp, tecrübelerini kitap haline getirdi ve ‘Ganz unten’ (En aşağıdakiler) adı altında yayımladı. Daha sonra bu belgeselin video görüntüleri de yayımlandı.

Türkiye ile Almanya arasında işgücü antlaşmasının yapıldığı yıl Türkiye’den yalnızca 7 bin işçi geldi. On yıl içinde bu sayı 650 bine çıktı. Alman toplumunun çoğunluğu, boş vakitlerinde istasyonlarda toplanıp, kendi aralarında kalmayı tercih eden, kültürü yabancı bu insanlara karşı başından beri mesafeli kalmayı tercih etti. Medyada özellikle Türkleri daha çok kötü haberlerle hatırlatan manşetler de bu yabancılaşmaya çok olumsuz bir katkıda bulundu. Başka milletlerin ırki köklerini hiç de öne çıkarmayan gazeteler, Türklerin nadiren karıştığı kriminel olaylarda ‘Türk bıçakladı’, ‘Türk öldürdü’, ‘Türk çaldı’ gibi başlıklar atarak, Avrupalıların zaten tarihi olarak kökleşmiş peşin hükümlerini iyice pekiştirdi.

‘İŞGÜCÜ ÇAĞIRDIK İNSANLAR GELDİ’

Her ne kadar zamanın Alman Çalışma bakanı Blank, Türkiye ile Almanya arasındaki birçok farklılıkları gözönüne alarak iki ülke arasındaki işgöçü antlaşmasını uygun bulmasa da, yabancı ülkede çalışmaya başlayan Türklerin çalışkanlığı ve disiplinli iş ahlakı Alman işverenleri çok memnun etti.

İşverenlerin memnun olduğu yabancı işçilerden halkın da memnun olduğunu söylemek mümkün değildi. Zira 1965 yılında yapılan bir ankette Alman toplumunun yüzde 51’inin dışardan işçi getirilmesine karşı olduğu tesbit edildi. Yüzde 27’si misafir işçilerin gelmesinde bir sakınca görmüyordu.

‘Biz işçi çağırdık, insanlar geldi.’ (Max Frisch – Yazar)

Bir süre sonra artık eşlerini ve çocuklarını da Almanya’ya getiren Türk işçilerin sayısı giderek artmaya başladı. İşte o zaman Alman toplumu da, ‘bunlar da ailesi, çoluk çocuğu olan bizim gibi insanlarmış’ diyerek, şimdiye kadar birer iş makinası gibi gördükleri adamların da birer insan olduğunu farketti. Ancak yine de dinleri, dilleri, kültürleri, yemekleri farklı bu insanlar herşeye rağman çoğu Almanların gözünde birer ‘Auslaender, Fremde’ yani ‘yabancı’ olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı.

12 SENE SONRA İŞÇİ ALIMI DURDURULDU

 

Türkiye’de Almanya’ya gelen işçi sayısı 1972 yılına kadar 750 bini buldu. 1956 ile 1972 yılları arasında Almanya’ya İtalya’dan gelen işçi sayısı ise 2 milyondan fazla olmuştu. Şimdiye kadar bu sayının 4 milyonu bulduğu tahmin ediliyor. Ancak Almanya’ya gelen İtalyanlar uzun sürede bu ülkede kalmayı tercih etmediler ve gelenlerden çoğu bir süre sonra tekrar memleketlerine döndü. Şu anda Almanya’da yaklaşık 500 bin İtalyan yaşıyor. Son on yılda Rusya’dan ve eski Sovyetler Birliği’ne bağlı değişik ülkelerden Alman asıllı oldukları öne sürülerek getirilen milyonlarca göçmen yabancılar kategorisinde sayılmadığından bugün Almanya’daki en çok sayıda yabancı yaklaşık 2 milyonla Türklerden oluşuyor. 1973’de dünya genelinde petrol krizi yaşandığı sırada Almanya, işgöçü antlaşması yaptığı tüm ülkelerden işçi alımını tamamen durdurdu.

Almanya’nın işçi alımını durdurmasında, çok sayıda Türk işçisinin 70’li yıllarda eşlerini ve çocuklarını yanlarına getirmeye başlaması da büyük bir rol oynadı. O zamanlar yapılan tartışmalarda Alman kamuoyu, yabancı işçilerin getirilerek burada çalıştırılmasındaki fayda-zarar ilişkisini ve giderek çoğalan farklı kültüre, dine ve dile sahip bu insanlarla toplum içinde meydana gelebilecek olası çatışmaları sorgulamaya başladı.

İşçi durdurma kararı buradaki Türkler arasında olumsuz bir etki yaptı. O zamana kadar eşlerini ve çocuklarını getirmeyi düşünmeyenler alelacele ailelerini Almanya’ya getirmeye başladılar. Bir de 1975’te Alman hükümetinin Almanya’da yaşamayan işçi çocuklarına ödediği çocuk parasını da azaltması üzerine daha da çok Türk işçi eş ve çocuklarını yanlarına aldı. Ve o günden bu yana resmen Almanya’ya Türkiye’den hiçbir işçi gelemediği halde bugün Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin sayısı 2,5 milyonun üzerine çıktı.

Gel bakalım Türk!

Alman birası iç!

İşte o zaman,

Sen de buraya hoşgeldin.

‘Prost’ şerefe sözüyle,

Allah bir tarafa bırakılır.

Ve sen birazcık,

Güzel bir entegre olursun.

(Cem Karaca)

Misafir işçilikten göçmenliğe -2-

Bir kelime bile Almanca bilmeyen çocuklar için Almanca öğrenebilecekleri sınıflar açmak yerine, dil bilmedikleri için birkaç ay içinde elenerek, özellikle zekası gelişmemiş engelli çocukların eğitim gördüğü ‘Sonderschule’ye (özel okula) gönderiliyorlardı.

 


 

Mucahid Yıldız – Dünya Bülteni / Almanya

Ailelerini getirerek, hapishane koğuşunu andıran barakalardan çıkıp, apartman dairelerine yerleşen işçiler çoğaldıkça, artık istasyonlarda toplanan ‘kara kafalıların’ sayıları da giderek azaldı. Ne varki, bu yeni gelişme beraberinde yeni problemleri de getirdi ve bu sorunların giderilmesi konusunda ne Alman ne de Türk devletinin on yıl öncesine kadar sözden öteye giden hiçbir çalışması olmadı.

BARAKALARDAN APARTMAN DAİRELERİNE

Almanya’nın da Türkiye’nin de bu antlaşmadaki hesapları ekonomik çıkarlar sağlamaktan öteye geçmiyordu. Almanya misafir işçilerle ülkedeki pis işleri düşük ücretle yapacak işgücü açığını giderirken, Türkiye de buraya gönderdiği işçileri sadece birer döviz kaynağı olarak görüyordu. Ve bu siyasi anlayış on sene öncesine kadar hep böyle devam etti.

 

Eşlerin ve çocukların gelmesiyle ‘misafir işçi’nin hayatında köklü değişiklikler meydana geldi. Artık fabrika, istasyon ve baraka arasında devam eden hayatın akışı farklı bir boyut kazandı. İstasyon ve barakanın yerini ev ve aile alırken, iş hayatının dışında insanları dışarda biraraya getiren Türk kahvehaneleri veya camiler, bir takım dernek lokalleri açılmaya başlandı.

Nasıl ilk gelen Türk işçileri için lisan ya da uyum kursları düşünülmediyse, aile birleşimi ile gelen eş ve çocuklar için de kimsenin aklına böyle bir şey gelmedi. Eşlerin rahat alışveriş yapacağı, herhangi bir tezgahtarla muhatap olmaya ihtiyaç duymadan, Almanca konuşmak zorunda kalmadan istediğini alabileceği ‘selbstbedienung’ (selfservice) marketler çoğalırken, sonra marketlere dönüşen Türk bakkalları da açılmaya başladı. Avupa’da tezgahtarlara ihtiyaç duyulmadan alışveriş yapılabilen süpermarketler böyle icad olundu desek, belki de abartmış olmayız.

Kimisi çok küçük yaşta, kimisi de genç olarak babalarının ya da annelerinin yanına gelen çocukların durumu ise oldukça vahimdi. Zira  bir kelime bile Almanca bilmeyen çocuklar için Almanca öğrenebilecekleri sınıflar açmak yerine, dil bilmedikleri için birkaç ay içinde elenerek, özellikle zekası gelişmemiş engelli çocukların eğitim gördüğü ‘Sonderschule’ye (özel okula) gönderiliyorlardı. Buralarda az çok Almanca öğrenen çocuklar, tekrar bir üst kalitedeki ‘Hauptschule’ adı verilen, ancak Alman eğitim sistemine göre orta öğrenimin en alt basamağındaki ortaokullara geçebiliyorlardı. Zaten Alman okul sistemini bilmeyen, en yüksek kalitedeki ‘Gymnasium’ ile en alt basamaktaki ‘Hauptschule’ arasındaki farkı ayırt edemeyen onbinlerce aile, çocuklarının bir an evvel zorunlu eğitimi bitirip bir fabrikaya işçi olarak girmesini ve para kazanmasını istiyordu. Nitekim de öyle oldu ve ikinci nesil göçmenlerin kahir ekseriyeti mesleki eğitim yaparak bir yerlerde çalışmaya başladı. Üniversiteye gitmek için gerekli olan ve ‘abitur’ adı verilen lise diplomasını alan Türk çocukları parmakla gösterilecek kadar azdı.

Doksanlı yıllarda yetişkinlerden gönüllü olarak Almanca öğrenmek isteyenlerin gidebileceği az sayıda dil kursları bulunuyordu. Ancak bunlar genelde akşam saatlerinde yapılıyor ve genelde ne öğretmenler ne de öğrenciler tarafından çok da ciddiye alınmıyordu. Ancak 2009 yılından sonra başlatılan ‘uyum kursları’ ile Alman devleti bu konuyu daha ciddi ele almaya başladı. Fakat ne çare ki bu kurslara giden ve senelerdir doğru dürüst Almanca konuşmamış kişilerin yaş ortalaması 45’in üzerinde bulunuyor. Çoğunluğu işsiz olduklarından Federal İş Kurumu tarafından işsizlik paralarının kesilmesi tehdidiyle bu kurslara zorla gönderiliyorlar. Bu yaşlardaki insanların öğrenme kapasitelerini de gözönüne alırsak, bu sözde ‘uyum kursları’ndan da çok fazla şeyler beklenemez.

ALMANYA’DA SEKSEN SONRASI TÜRK GÖÇMENLER

Nasıl Almanya’nın 1973’te dışardan işçi alımını durdurması sonucu aile birleşimleriyle Türk işçilerin sosyal hayatını tamamen değiştirdiyse, 12 Eylül 1980 yılında Türkiye’de yapılan askeri darbe ile yurtdışına kaçmak zorunda kalan siyasi aktivistlerin büyük kısmının Almanya’yı tercih etmesiyle buradaki Türk göçmenleri arasında yeni bir dönem başladı. O zamana kadar, gerek dindar insanların cami açma çalışmaları olsun gerekse farklı düşünceleri ve inançları gereği sosyal çalışmalar yapan irili ufaklı dernek faaliyetleri 80 sonrası daha bir ivme kazandı. Türkiye’den gelen ‘siyasi mülteciler’, işçiler arasında sosyopolitik hayatın daha bir uyanmasına ve canlanmasına vesile oldular.

Bir tarafta giderek camilerin sayısı artarken, diğer tarafta farklı görüşlerdeki grupların dernek lokalleri, çatı kuruluşları da çoğalmaya başladı.

Bütün bu kuruluşların çalışmalarına baktığımızda, Almanya’daki Türk göçmenlerin yaşadığı problemleri ele almak ve onlara çareler aramak bakımından genel olarak sağlıklı bir analiz yapabildiklerini ve o doğrultuda projeler geliştirdiklerini maalesef göremiyoruz. Günlük hayatın pratik problemlerine bir takım çareler bulunmuş olsa da, Türkiyeli göçmenler, içinde yaşadıkları toplumda hiç olmazsa kendi sorunlarını çözmek konusunda etkili bir hale gelebilecekleri çalışmalar yapamadılar. Yönlerini Türkiye tarafından ayıramadılar. Daha 15 yıl öncesine kadar Alman vatandaşlığına geçmeyi bazıları ‘vatana ihanet’ olarak değerlendiriyor, bu yönde tercih yapanlara da ‘Alaman mı oldun!’ diyorlardı.

Bugün Alman vatandaşlığına geçen Türklerin sayısı 700 bini aştı. Ancak Alman devletinin 2005’te çıkardığı yeni göçmen yasası ülkedeki yabancılara birtakım haklar öngörürken birçok da görevler yükledi. Bunun sonucu olarak vatandaş olmak isteyenlere ‘Vatandaşlık testi’ yapılmaya başlandı. Amerika’dan, İngiltere’den ya da herhangi başka bir batı ülkesinden gelen yabancıların vatandaş olabilmeleri için dil mecburiyeti getirilmezken, Türkiye’den gelenlerin daha gelmeden önce en az 3 ay Almanca kursu görmeleri zorunlu kılındı. Dil bilmeyenlere vatandaşlık hakkı verilmedi. Ve bu uygulamalar günümüze kadar geçerliliğini sürdürüyor. Sosyal Demokrat Parti tarafından Almanya’daki yabancılara çifte vatandaşlık hakkı verilmesi teklifi, daha iki gün önce Federal Parlamento tarafından geri çevrildi. Bütün bu gelişmeler Alman vatandaşlığına geçmek isteyen Türklerin sayısının büyük oranda azalmasına neden oluyor.

Avrupa’daki ekonomik kriz ve gerileme, önümüzdeki dönemde Türkiye’ye geri dönmeyi bir alternatif olarak gören Türk göçmenlerin sayısında büyük bir artışa neden olabilir.

TÜM OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN ...

Elbette Almanya’da Türk göçmenlere has birtakım problemlerden sözedilebilir. Bunlardan bazıları ilk misafir işçilerin gelmesiyle başladı, bazıları da eş ve çocukların gelmesiyle görülmeye başladı. Dil problemi, uyum problemi v.s. Ancak bu problemler, Almanya’nın genelinde görülen, eğitim seviyesinin düşmesi, işsizliğin artması ve ekonomik gerilemeler başlayıncaya kadar, gerek siyasiler gerekse diğer kuruluşlar tarafından çok nadir gündeme getiriliyordu. Ne zaman işsizlikte büyük bir artış başladı, ekonomik sıkıntılar arttı, devletten yardım alarak geçinmek zorunda kalan yerli ya da yabancı insanlar çoğaldı, işte o zaman günah keçisi olarak Türk göçmenler sözkonusu edildi.

Sosyal demokrat olduğunu iddia eden ve senelerdir SPD’de görev yapmış bir ekonomist olan Sarrazin, yetkili bir sosyolog edasıyla ortaya atılıp Almanya’daki Türklerin ve Arapların sebze-meyve satmaktan ve başörtülü kızlar üretmekten başka hiçbir şey bilmediklerini söyleyerek değme ırkçılara taş çıkarttı. Yazdığı kitap ‘Almanya kendini yokediyor’ milyondan fazla sattı.

Halbuki ülkedeki ekonomik sıkıntılar, işsizlik vs. toplumun tüm kesimlerinde aynı şekilde zuhur ediyor ve Alman, Türk ya da Arap tüm insanların ortak problemi olarak yaşanıyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Almanya’ya gelen Türk göçmenler her iki ülkenin de ekonomik gelişmesine büyük bir katkı sağladılar. İşgücü ile Türk ‘misafir işçiler’ Almanya’da 1967’lerde, ‘Wirtschaftswunder’ (ekonomik mucize) adı verilen gelişmede büyük bir rol oynadılar. Onlar sayesinde Alman toplumundaki orta sınıf, bir üst seviyeye yükselerek refah ve bolluk içinde yaşamaya başladı. Almanların ve hatta İspanyol, İtalyan, Portekizli ve diğer yabancı işçilerin beğenmedikleri, yapmak istemedikleri az paralı ve zor işleri birinci nesil Türk göçmenler üstlendi.

Türklerin 50 yıllık ‘Alamanya’ macerasında Alman mutfağına yaptığı etkilerden sözetmeden geçmek olmaz. Almanlar, işsiz kalan Türklerin açtığı büfelerde, lokantalarda, Türk mutfağının leziz örnekleriyle tanıştılar. Salata ve sosuyla her ne kadar ekmek arası dönerin bir Alman icadı olduğu iddia edilse de onu da ilk defa piyasaya süren Berlin’deki bir Türk işadamı idi.

İkinci nesille birlikte Alman-Türk karışımı yeni bir kültür oluştu. Kendine özgü bir dille, tiyatroda, müzikte, edebiyatta farklı ürünler vermeye başladı. Siyasi alanda da Türk göçmenleri arasında aktif rol alanların sayısı yavaş yavaş da olsa artıyor.

İstatistiklere göre Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 20’si iyi Almanca konuşamıyor.  Yüzde 45’inden fazlasının ilkokul sonrası eğitimden diploması bulunmuyor. Yüzde 15’i sosyal yardımla işsizlik parasının birleşmesiyle oluşturulan ve ‘Hartz 4’ adı verilen devlet yardımıyla geçiniyor. Ama diğer taraftan bakıldığında, yine burada yaşayan Türklerden yaklaşık 100 bini işyeri sahibi ve yanlarında Almanlar da dahil yaklaşık 500 bin kişiye iş imkanı sunuyor, yani işçi olarak çalıştırıyor. Bu Türk işverenlerin yıllık cirosu 35 milyar Avro’yu buluyor.

Bugün artık üçüncü nesil için günlük hayatta, iş hayatında sorun teşkil edebilecek herhangi bir dil probleminden sözetmek aslında çok yersiz. Her ülkede olduğu gibi yüksek dereceli okullarda okuyarak kendini yetiştiren eğitimli ve kültürlü insanlarla, okumayan ve yalnızca çevresindekilerle veya başta televizyon olmak üzere medya ile iletişimden başka bilgi kaynağı kullanmayanlar arasında birtakım farklar bulunuyor. İş dünyasında, siyasette ve sosyal hayattaki başarıları da ona göre farklı bir görünüm arzediyor. Burada dil probleminden ziyade dilin kalitesinden kaynaklanan bir problemden sözedilebilir. Eğer üçüncü nesil Türk göçmenler dördüncü nesli oluşturan çocuklarına yalnızca uydu antenler üzerinden ulaşabildikleri Türk televizyon kanallarını seyrettirerek büyütürlerse, onlarla Türkçe ile birlikte Almanca konuşmayı da gerekl görmezlerse, Türkçe masal kitaplarıyla birlikte Almanca hikayeleri de çocuklarına okumazlarsa, işte o zaman Almanca dördüncü nesil için büyük bir problem oluşturur. O zaman çocuklarımız sokakta öğrendiği Almanca’dan başka bir dili konuşamaz. Eğitimde başarılı olamayan bir neslin, hayatın diğer alanlarında da başarılı olmaları elbette beklenemez.



 


Gratis Homepage von Beepworld
 
Verantwortlich für den Inhalt dieser Seite ist ausschließlich der
Autor dieser Homepage, kontaktierbar über dieses Formular!